19 Şubat 2012 Pazar

We are not racist, we only hate Mancs!


Ada futbolunda 20 Ağustos 1971 tarihinin ayrı bir önemi vardır, yeni futbol nesillerinin asla bilemediği… Futbol tarihini yazan kitaplar, günümüzde 83 yaşında olan futbol adamı Frank O’Farrell’in o tarihte teknik direktörlüğünü yaptığı Manchester United takımını, Liverpool’un Anfield Stadı’nda Arsenal karşısında sahaya sürdüğünü ve maç öncesi konuşmasında şunları söylediğini anlatırlar: “İki maç ceza almış olmamız nedeniyle bugunkü maçı Anfield Stadı’nda oynuyoruz ve biliyorum bu size garip geliyor! Neticede burası düşmanın evi! Ancak bugün tribünleri dolduran taraflarlarımız bizden galibiyet bekliyor. Şunu kafanıza iyice kazıyın, bugünkü maçı Anfield'da oynuyoruz ama bugün düşman Liverpool değil Arsenal! Çıkın ve yenin onları!”
O gün, 27.649 taraftar önünde oynanan maçı United 3-1 kazandı ve kadrosunda George Best, Bobby Charlton, Brian Kidd gibi yıldız futbolcuları vardı. O maçta düşman Arsenal olsa da, Manchester United-Liverpool rekabeti ilerleyen senelerde giderek dozunu artırarak dünya futbolunda en ateşli derbilerden biri olarak yerini aldı. İki kulüp arasında gerçekleşen en son transferin, 1964 senesine kadar uzanması rekabetin boyutunu anlatmaya yeter herhalde. O sene sağ kanat oyuncusu Phil Chisnall “Kırmızı Şeytanlar”dan ayrılarak Liverpool’a transfer olmuş; Liverpool teknik direktörü Bill Shankly bu transferi gerçekleştirmek için United’a 25 bin Sterlin ödemişti.

O günleri ve rekabeti şöyle anlatır Chisnall: “O dönemlerde United şimdilerde olduğu kadar güçlü değildi ve haliyle iki takım arasındaki rekabet ‘düşmanlık’ boyutuna ulaşmamıştı. Zaten 80’li yıllar Liverpool’un Avrupa arenalarını kasıp kavurduğu zamanlardı ve Manchester United kimi zaman orta sıralarda yer alan, kimi zaman zirveyi zorlayan, ancak aradığı başarıyı bir türlü yakalayamayan bir takım görüntüsündeydi. 1980’li senelerde Liverpool adına sezonun maçı mutlaka Everton ile oynanacak ‘Merseyside’ derbisi olurdu. Haliyle iki takımın kıyasıya mücadelesine odaklanırdı tüm futbolseverler. İşin doğrusu United’in esamesi bile okunmazdı!”

***

Birbirlerine 20 kilometre mesafedeki kuzeybatı şehirlerinin arasıındaki düşmanlığın temelini yazan kitaplar, bu durumu 58 kilometre uzunluğundaki Manchester Kanalı’nın açılmasından sonra deniz taşımacılığının Manchester üzerinden yapılmasına bağlarlar. Haliyle Liverpool şehri bir liman kenti olarak zaman içinde önemini yitirir.

***

Premier Lig’in kuruluşundan sonra, iki takımın talihleri muhtemel hiçbir futbolseverin tahmin edemeyeceği şekilde değişti. 1992-93 sezonunda ilk Premier Lig şampiyonluğunu yakalayan Kırmızı Şeytanlar, ilerleyen yıllarda kupalara ambargo koyacaklar; geçtiğimiz sezon şampiyonluk kupasını bir kez daha kazanarak Ada futbolunda en çok şampiyon olmuş takım olarak tarihe geçeceklerdi. Tarihinde 18 şampiyonluğu bulunan Liverpool ise rakibinin bir gerisinde, hiç yaşayamadığı Premier Lig şampiyonluğunun özlemiyle her yeni sezona yeni umutlarla başlayacak ama her sezon da United’ın gölgesinde kalacaktı...

***

2005 senesinin o unutulmaz Şampiyonlar Ligi finalinden sonra, Manchester’da yayınlanan Manchester Evening News gazetesinin spor sayfalarında o maça dair “İnanılmaz!” başlığı göze çarpıyordu. Ancak kısa sürede binlerce United taraftarından gelen tepki üzerine, o maçın Liverpool’u öven yorumlarını kısa kesmek zorunda kaldı gazete. Neticede Liverpool’un başarısını, United taraftarları asla görmek istemezdi.
Sadece taraftarlarla da kısıtlı değildi düşmanlık. Yakın geçmişte evinin kapılarını bir televizyon kanalına açan Liverpool’un kaptanı Steve Gerrard, sahip olduğu geniş forma kolleksiyonunu gösterirken, neredeyse tüm takımların formalarına sahip olmasına rağmen, evinde asla bir Manchester United forması bulundurmayacağını söylüyordu!
2007 senesinde Anfield Stadı’nda oynanan maçta United’ın o dönemki orta saha futbolcusu O’shea, o son saniye golünü Liverpool kalesine atarken, gol sonrasında suskun Kop Tribünü’nün önünde formasındaki United armasını öperek zaferi kutluyordu. O kutlamaya sinirlenen Liverpool taraftarlarının sahaya inmesini güvenlik güçleri zorluklu önlemişti. Maçtan sonra bu kutlamayı soranlara takım kaptanı Gary Neville şöyle cevap vermişti:
“En büyük hayalimi takım arkadaşım O’Shea yaşadı! Bana nasip olmasını çok isterdim…”

***

Ada futbolunun en başarılı iki takımı toplamda 118 kupa kazanmıştır. Bunlardan 60’ı Kırmızı Şeytanlar’ın müzesini süslerken, 58’i Liverpool’a aittir. Son senelerde iki takım arasında oynanan maçların öğle saatlerinde oynanması da tesadüf değildir elbet. İngiltere Futbol Federasyonu ve polisin aldığı ortak kararla taraftarların alkollü maça gelmelerini önlemek için alınmış olan bu karar işe yaramıştır.

***

Ve geçtiğimiz günlerde bir kez daha tutuşturuldu iki kulüp arasındaki yangın. Bu sezon oynanan lig maçında, United’ın defans oyuncusu Patrice Evra’ya ırkçı hakarette bulunduğu iddia edilen Liverpool’un golcüsü Uruguaylı Suarez, Ada futbolunda daha önce hiç görülmemiş “8 maç” cezaya çarptırılırken, 2007 senesinden günümüze Anfield Stadı’nda maç kazanamayan United bir kez daha eli boş dönüyordu düşmanın evinden. 43.952 taraftarın önünde oynanan Federasyon Kupası maçında ev sahibi takım 88. dakikada oyuna giren Hollandalı Kuyt’un ayağından bulduğu golle rakibini kupa dışına itti.
Bu golün tribünlerde kutlandığı dakikalarda, ekranlara düşen o pankart iki kulüp arasındaki düşmanlığın boyutunu anlatıyordu bilmeyenlere:
“We are not racist, we only hate Mancs!” (Biz ırkçı değiliz, sadece Manchesterlılardan nefret ederiz!)

Ziya Adnan

30 Ocak 2012 Pazartesi

Saracoğlu ismi o stada yakışmıyor


Taksimspor, Lefter Küçükandonyadis'in ve Hrant Dink'in bir dönem formasını terlettiği kulüp olarak bilinir. Şimdilerde İstanbul’un nice semt kulübü gibi onlarda paranın liginden epey uzakta, kendi halinde… Lefter'in aramızdan ayrılmasının ardından, efsane futbolcuyla ilgili birkaç anı dinlemek umuduyla 72 yıllık Taksimspor'un kapısını çaldık. Kendisi de eski bir futbolcu olan hatta Sarıyer formasıyla 4 kez gol krallığı yaşayan şimdiki kulüp başkanı Garo Hamamcıoğlu da 'Lefter Abi'siyle ilgili unutamadığı ve hala özlemini duyduğu yaşanmışlıklarını keyifle anlattı.

Ama önce gelin Taksimspor’u biraz daha yakından tanıyalım. Kulübün tarihçesinde ‘1940 yılında Galatasaray’dan ayrılan Ateş-Güneş, Nor Şişli ve Kale kulüplerinin birleşmesiyle kurulmuştur’ diye yazar. İftihar tablosunda ise Lefter’in yanı sıra Ulusal Takım forması giymiş isimler yer alıyor: Corc Papazyan, Küçük Garbis, Arif Pırnal, Coşkun Özden, Yervant Balcı, Garbis İstanbulyan nam-ı diğer Tenekeci Garbis. 25 Mayıs 1953’te İsviçre ile deplasmanda oynanan ve 2-1 kazanılan özel bir maçta Türkiye’nin 2 golünü de Tenekeci Garbis kaydeder. Bugün Şişli Ermeni Mezarlığı’nda yatan İstanbulyan’ın mezar taşında vasiyeti üzerine ay-yıldızlı formalı resmi bulunmaktadır.

Futbolda çeşitli yaş gruplarında 450’Ye yakın, basketbol, voleybol ve jimnastik gibi branşlarda katılırsa toplamda 650 lisanslı sporcusu bulunuyor. Taksimspor geçen sezon Süper Amatör’e terfi etmişti. Yeni hedef ise önümüzdeki sezon Bölgesel Amatör Lig’de (BAL) yer alabilmek. Kimbilir, belki de ardından da 3. Lig gelir. Başkan Hamamcıoğlu ‘biz yetiştirici kulübüz’ diyor ve bunun altını ısrarla çiziyor: “Mevcut takımın tamamını altyapıdan gelen futbolcular oluşturmakta. İşin maddi boyutu aşmak için olması gereken de bu. Soyunma odalarında kulüp tesisine, antrenman sahamıza kadar örnek kulüplerden biriyiz.

Hamacıoğlu amatör liglerde yer alan takımlarda sürekliliğin gelişmediğinden bahsediyor: “Bir sene bakmışsın bir takım şampiyon olmuş sponsor desteği bulmuş sonraki yıllar o desteği kaybedince eriyip gitmiş. Bunun örnekleri çok. Biz alt yapıya yatırımımız yapıp kendi gücümüzle yükselme hedefindeyiz. Yakın vadedeki amacımız BAL'a çıkmak. O zaman ekonomik olarak da aşama kaydetmiş olacağız.

Sarı-kırmızılı kulübün bugün sahip olduğu tesisleri armağan eden Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’e şükran borcu var. Zira, Feriköy Gediz Sokak’taki mezbelelik olan arsayı standart bir futbol tesisi haline getiren Sarıgül olmuş. Tesise ise Süleyman Seba’nın adı verilmiş. Beşiktaş’ın efsane başkanı Seba aynı zamanda Taksimspor’un da onursal başkanı olarak kabul ediliyor.

LEFTER’İN 39 NUMARA AYAKKABILARI
Lefter Küçükandonyadis, askerliğini Diyarbakır’da yapar. Hem de 3 yıl! Taksimspor için oynadığı yıllar askerden öncesine rastlar. Dönüşte soluğu Fenerbahçe’de almıştır. Öyle transfer rekoru kırarak değil, cüzzi bir rakama… Garo Hamamcıoğlu’nun ‘hasta Fenerli’ oluşu da birçokları gibi Lefter’le başlamış. “Lefter Abi ile özel bir yakınlığım vardı.” diye söze başlıyor Hamamcıoğlu. “Babamda futbolcu benim... Lefter’in yakın dostu. Sabah 10’da Galatasaray formasıyla, öğlen 2’de de Taksim formasıyla oynarmış. 8-10 yaşlarındaydım. Biz Kınalıada’da, Lefter Abi Büyükada’da otururdu. Bize gelirdi. Ayakkabılarını, formasını büyük bir onurla taşır, arkadaşlarıma anlatırdım. Unutmuyorum; 39 numara giyerdi. Topa her iki ayağıyla mükemmel vururdu. Ada’da futbol sezonu başladığında Lefter abi arkadaşlarını getirir biz formayı kaybederdik.

ADA SEVDASI
Lefter, dönemin en şöhretli futbolcusu olmasına rağmen mazbut bir yaşam sürmesiyle bilinir. “Büyükada’da çok sevdiği bir kahve vardı, yazları orada otururdu. Araba kullanmayı çok severdi. Bir Chevrolet’si, bir de maun rengi bir teknesi vardı. Yunanistan’dan büyük teklifler gelmesine rağmen gitmemiştir. Ada’da otursun, denize girsin böyle bir hayatı severdi. Balıkçı arkadaşları filan… Bir de işkembe çorbasını çok severdi. En son 2011 yazında görüşmüştük. Atina’dan dönüşünde…

LEFTER STADYUMU
Hamamcıoğlu, bundan önceki yönetimlerin efsane futbolcuya bu kadar sahip çıkmadığı söylüyor. Aziz Yıldırım, Atina’daki hastanden çok sevdiği Ada’sına özel uçakla getirmişti onu. Sarı-lacivertli camia Lefter Küçükandonyadis ismini stadyumuna verse ne güzel olurdu değil mi? Pek çok Fenerbahçe taraftarının dillendirdiği mevzuyu soruyorum: “Çok doğru. Ben bu konuyu Nor Marmara Gazetesi’nde de (Ermenice yayınlanan bir günlük gazete) yazmıştım. Dönemin başbakanı Şükrü Saracoğlu Varlık Vergisi’ni çıkaran kişidir. Gayrimüslimleri yok eden yasayı yani. O yasayla ya aç kalın ya da gidin denmmiştir. Zorunlu bir sürgün politikasıydı o yasa. O isim Lefter’in takımın stadına yakışmıyor.” Öyle ya, Saracoğlu’nun “Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız” diyerek ilan ettiği Varlık Vergisi İstanbul'da gayrımüslimlere ait binlerce taşınmaz mülkün el değiştirmesine sebep olmuştur.

NEDEN ERMENİ FUTBOLCU YOK?
Girişte, Taksimspor tarihine değinirken Ulusal Takım’a kadar yükselmiş Ermeni futbolcuların ismini sıralamıştık. Peki, bugünün futbolunda kaç Türkiyeli Ermeni futbolcu biliyorsunuz? 1980’lerin başında öğrenciyken Taksimspor forması giyen Hrant Dink, belki de sonuncusuydu. Profesyonel olarak ise Garo Hamamcıoğlu’dan sonra Ermeni cemaatine mensup futbolcu gelmemiş. Hamamcıoğlu, Sarıyer’in 9 yıl kaptanlığını yapmış, 2. Ligde 4 kez gol kralı olmuş. O da ‘beyaz martılar’ın efsane golcüsü. "Gençlerimizi demek ki okumayı tercih ediyorlar. Aileler çocuklarını salon sporunu yönlendirip iyi zaman geçirmesini, iyi yetişmesini isteyebilirler. Orada da profesyonelliğie geçişte fikir değiştiriliyor." Bir de, Ermeni cemaatinin yıllar geçtikçe küçüldüğünü söylüyor: "1915 olaylarında Ermeni cemaati 2 milyonu aşkındı şimdi 60 bin kişi!"

22 Ocak 2012 Pazar

58. madde: Saadet dolu futbolumuzda kara bir gölge


Türkiye Futbol Federasyonu’nun kitapçığında 58.maddeyi okuyorum:

Madde 58: Müsabaka Sonucunu Etkileme

1- Müsabakanın sonucunu hukuka veya spor ahlakına aykırı şekilde etkilemek veya buna teşebbüs etmek yasaktır. Bir futbolcuya veya kulübe teşvik primi verilmesi de bu kapsamdadır.

2- Bu hükmü ihlal eden kişiler, bir yıldan üç yıla kadar müsabakalardan men veya hak mahrumiyeti cezasıyla; kulüpler ise küme düşürme cezasıyla cezalandırılır. İhlalin ağırlığına göre küme düşürme cezasına ek olarak puan indirme cezası da verilebilir.

3- İhlalde sorumluluğu bulunan kişi veya kulüplere ayrıca para cezası verilir.

4- Anılan yasağın hakemler tarafından ihlali halinde sürekli hak mahrumiyeti cezası verilir.

***

Şimdi düşünüyorum da, ne yalan söyleyeyim o temmuz sabahında ülke futbolunda her şeyin değişeceğine inanmıştım. Öyle ya, bu şike meselesi Türk futbolunda bir milat olacaktı. Kabullenmişçesine alıştığımız o pespayelikler, hemen her sezon sonunda yaşanan sandalcı kavgaları, seveni futboldan soğutan yönetici demeçleri, velhasıl bunca zaman futbol sevdamızı kemiren ne varsa artık olmayacaktı. Zira temizlik başlamıştı bir kere. Devrim başlamıştı. Büyük babamızdan gelen genetik hastalık artık son bulacaktı. Bizden sonra gelecek nesiller, bizim futbola dair konuştuklarımızı konuşmayacaktı. İnanmıştık. Yeni beyaz bir sayfa açılacağına, yürekten inanmıştık. Futbolun tüm kirliliğine artık tamah etmeyecektik. Belki piyango ülke futbolunun en zenginine, en güçlüsüne vurmuştu ama neticede en çok ses getiren darbe en büyük etkiyi yaratandı.

Erkan Goloğlu, Radikal gazetesindeki köşesinde pek güzel özetlemişti durumu:

“Herkesin katil olduğu bir kasabada yeni bir düzen kurma adına atılacak ilk adım, fırıncının çırağını içeriye almakla mı başlar; yoksa şerifin oğlunu mu?”

Velhasıl ülke futbolu bir yol ayrımındaydı. Ya kasabaya yeni bir düzen getirecektik ya da her şey eskisi gibi olacaktı. Ya yeni bir sayfa açacaktık ya da kızdığımız, tiksindiğimiz, lanet ettiğimiz her şeyin tam ortasında bulacaktık yeniden kendimizi. O koskoca futbol yalanının, o köhne tiyatronun ortasında, bıraktığımız yerden, hep birlikte...

***

Mehmet Ali Aydınlar’ın, “Vahim bir durum var!” cümlesi ile başladı her şey. Sıcak bir yaz günüydü. Demek ki Futbol Federasyonu da kararlıydı temizliğe… Eyvallahsız olacaklarının sinyalini vermişlerdi bile. Bundan sonra ne fırıncının çırağı, ne de şerifin oğlunun yaptıkları yanlarına kalacaktı. Neler görmemişti ki ülke futbolu, ama en azından bundan sonra olmayacaktı. Zira anlamıştık, futbolun da bir adabı vardı...

İnanmıştık...

Sonra...

Sonra canlı yayınlar, sabahlara kadar süren tartışmalar, TFF Başkanının tutarsız açıklamaları, köşe yazıları, toplu yürüyüşler, yürüyüşler... Şikeye karıştığı iddia edilen bir takımın eski yöneticisinin, yeni Federasyon başkanının “Bir kanaate ulaşmak için elimizde belge yok!" cümlesiyle afallandık önce. “Ligler normal tarihinde başlayacak!” denildiğinde inanamadık. Ama Etik Kurulunun ek belge ve bilgilere ulaşamadığını, suçlanan kişilerin gizlilik şerhi nedeniyle savunmalarının alınamayacağını gerekçe gösterip, karar oluşturulamadığını belirtmesi gidişatı belli etti. Hiçbir takım küme düşürülmeyecekti.

UEFA bize cezayı kesti ama biz önümüzdeki maçlara bakacaktık!

***

Şimdi düşünüyorum da çok safmışız...

Ne de çabuk inanmışız hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına! Nasıl da inanmışız o Temmuz gününün futbolun miladı olacağına! Baksana, para hesabı, yayıncı kuruluşu kurtarma adına play-off’u çıkardılar bile; hem de bir gecede kimselere danışmadan...

O yüzden değiştirin kardeşim 58. maddeyi, hatta değiştirmekle kalmayın; “Güçlü ve zengin takım asla küme düşürülmez!” diye yeni bir hüküm de ekleyin ki tam olsun! Nasılsa evrensel hukuk, UEFA, Juventus örneği, futbolun şüphenin gölgesinde oynanmayacağı gerçeği vız gelir size! Nasılsa aklınız fikriniz parada! Nasılsa sizin için önemli olan Türk futbolunun marka değeri, Fenerbahçesiz lig olmayacağı saplantısı ve yayıncı kuruluşun saadeti...

Değiştirin saadet dolu futbolumuza kara bir gölge gibi düşen 58.maddeyi! Kökünden değiştirin ki esas oğlanlar ve figüranlardan oluşan o berbat film kaldığı yerden devam etsin! Değiştirin ki Sayın Cavcav ve en değerli müşterilerinin bu içler acısı durumuna üzülen “Ezikler Birliği”nin başkanları sevinsin! Değiştirin ki ülke futboluna dair umudumuz kökünden yok olsun; maç günleri statlar değil de yine kıraathaneler dolsun! Değiştirin ki stat hasılatları değil, dekoder satışları patlama yapsın! Değiştirin ki sürsün gitsin Pazar akşamlarının futbolsuz futbol programları, üç büyükler masalı, rekabetsizlik, adaletsizlik, her sezon sonunda yaşanan sandalcı kavgaları, gözümüzün içine baka baka söylediğiniz o koskocaman futbol yalanı! Değiştirin ki şikenin o kadar da önemsenecek bır durum olmadığını bizim futbolseverler iyice anlasın ve şike de yapanın yanına kalsın!

Değiştirin ki gelecek nesillere de geçsin büyük babamızdan gelen genetik hastalık...

Nasılsa bu da unutulur, devam edip gider hayat… Nasılsa ülke futbolunda aslolan yayıncı kuruluşun saadeti ve paradır...

Ziya Adnan - BirGün 22.01.2012

16 Ocak 2012 Pazartesi

Beşiktaş'ın carval-HALİ



Futboldan soğuduk belki ama Carlos Carvalhal'e fena halde ısındı içimiz. Hani düşünüyorum da İlhan Cavcav'ları, Sinan Engin'leri ve çöpe atılası diğer türdeşlerini; ne güzel demiş büyük şair: "Ustalaştık biraz daha taşı kırmakta, dostu düşmandan ayırmakta" diye...

Soğuk ve rüzgarlı bir Dolmabahçe akşamı, beklentim galibiyet. Yalnızca birazcık güzel futbol izleyebilmek için stadyum-stadyum, ülke-ülke gezen o futbol dilencisinden hayli uzak bir ruh halindeyim. Benimkisi daha çok şu Bursaspor’u bir kez daha yenelim isteği. Zira, Galatasaray ile Fener farkı açıyor. İşkillenmekteyim. Gerçi, dört takımın da şimdiden belli olduğu play-off var değil mi?

***

Başlama vuruşundan itibaren Almeida ve Edu’daki futbol iştahı gözlerden kaçmamış olmalı. İkisi de oldukça hareketli ve ne yaptığını bilen görüntüdeydi. Beşiktaş’ın hücum üçlüsünün diğer ayağı olan Veli Kavlak ise Carvalhal’ın özel olarak ilgilendiği bir oyuncu. Simao'nun ve Quaresma’nın yokluğunda onu sahaya sürerken, söylediklerini harfiyen yerine getirmesini umuyor. Zaman zaman saha kenarından ne yapması gerektiğini söylüyor, nerede hata yaptığını gösteriyor. Oyuncusunu ikaz ediyor. Veli’nin kanımca en büyük eksiği; maçın ilerleyen dakikalarında oyundan düşmesi. Yoksa şimdiye kadar gol de attı, asist de yaptı, topunu da oynadı.



Bursaspor’un yeni transferi sağ bek Hakan Aslantaş’ın görev bölgesindeki topu kaptırdığı pozisyonun devamında Beşiktaş’ın ilk golü geldi. (dakika 7) Necip Uysal’ın o pozisyondaki gayreti, topu kaptıktan sonraki serinkanlı ortası en az Almeida’nın usta işi kafa vuruşu kadar değerliydi.

Bursaspor’un beraberlik golünün gelişimi ise ilginç. Almeida yarı sahada kazanılan taç atışını kullanmak üzere gözleriyle arkadaşlarını aradığı sırada Carvalhal’in uyarısıyla topu sağ bek Ekrem’e attı. Yine Carvalhal’in isteğiyle Beşiktaş geriden oyun kurma hesabı yapıyordu. Ekrem, Toraman, Egemen derken o top İsmail Köybaşı’nın bölgesinde kaptırıldı ve Batalla Bursaspor’un beraberlik golünü kaydetti. O taç atışı geriye oynanmasaydı gol de gelmeyecekti yani.



Golün üzerinden çok geçmeden, Beşiktaş yeniden öne geçmeyi bildi. Saçsız kral Ernst’in 40 metrelik adrese teslim ortasında, günün çalışkan ismi Edu jeneriklik bir gol attı. İlk yarınının polemiğe meyyal pozisyonunda başrolde Rüştü vardı: Kucağında top, suçlu bir sırıtış ve top çizgiyi geçti mi, geçmedi mi tartışmaları.

***

İkinci yarı ilk yarıya göre daha düşük tempoda ve daha az pozisyonlu geçti. 2-1’i koruma kaygısı Carvalhal direktiflerinde vücut buldu. İşte bu tadı sevmiyorum. Şu güzel ortamı bozuyorsun Carvalhal. Kendi oyununu oynatsan takıma, gözün kolundaki saate gitmese sık sık…

Bir de Beşiktaş orta sahasına değinmek gerekiyor. Ernst-Fernandes-Necip üçlüsü büyüktür Baroni-Emre-Topuz üçlüsünden. İlk golde Necip, ikinci golde Ernst asisti yaparken üçüncü golde ise Fernandes’in katkısı büyüktü. Belki asist kendisine yazılmadı ama top ayağına çok yakışıyor bu adamın.

80. dakikada oyuna giren Mustafa Pektemek, 83. dakikada galibiyeti perçinleyen golü buldu. Sağ ayak içiyle vurduğu top, kaleciyi ters ayakta yakalamış vaziyette solundan tıngır mıngır yuvarlandı. Top tekniği işte. Böyle anlarda sergilersin, yoksa ‘durun size teknik göstereyim’ diyerek gösterebildiğin bir şey değildir. Pektemek ligde 7. golünü attı. Takımın en golcüsü ama yalnızca 1 maçta 90 dakika oynayabildi!

***

Maçlar bir şekilde kazanılıyor. Sen mutlu, ben mutlu… Beşiktaş, Fenerbahçe ya da Galatasaray ise takımın, zaten 20 haftada en azından 10 galibiyet alabiliyorsun. Yanlış mı?

Zeki Demirkubuz şöyle bir tweet atmış maçtan sonra: “Süleyman Seba’yı 58.maddenin değiştirilmesi için ortalıkta gezerken düşünün. Beşiktaş’ın nerelerden nereye geldiğini anlarsınız.” Koyu bir Milan taraftarı ünlü şahıs Berlusconi’ye rağmen sevmekten vazgeçemediği takımı için demiş ya hani “Aşık olduğunuz kadın fahişe olsa ondan vazgeçer miydiniz?” diye, bizimkisi de o misal!

***

Carvalhal demiştim. Portekizli geldiğinde, kulüp yönetimi ve tüm medya organları ‘emanetçi’ demişlerdi. Emaneti gözü gibi koruyup, çekip çevirip günü geldiğinde de gereğini yapmaktı işi. Günü geldiğinde…

O gün belki de sezon sonunda gelecek. Belki Beşiktaş’ı şampiyon yapacak ama ya İspanya Ligi’ne gidecek ya da Porto’nun başına geçecek. Çünkü günü gelmiş olacak.

15 Aralık 2011 Perşembe

Diş hekimi Hugo Sanchez



Emilio Butragueno'lu yılların son demlerine yetişmiş olsam da Hugo Sanchez'i hiç izlemedim. Attığı inanılmaz rövaşata ve vole gollerini, o müthiş golleri süsleyen karakteristik taklalarını ise bilmeyen yoktur. Meksika Ulusal Takımı ve Real Madrid formalarıyla harikalar yaratan, bu sayede de futbol tarihinde haklı bir şöhret elde eden Hugo Sanchez Marquez ile Haliç Üniversitesi'nin düzenlediği bir etkinlikte görüşme şansı yakaladım.

Eksinin futbolcusu da hep okumuş oluyor. Geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz futbolun devrimcisi Socrates gibi Hugo Sanchez de bir doktormuş meğer. Hem de bir diş doktoru. Daha önce, Hugo Sanchez'in bir diş macunu reklamında oynadığını görüp hiç anlam verememiştim. Henüz 19 yaşında Meksika forması giymeye başladığı yıllarda, ülkenin önemli üniversitelerinden UNAM'da diş hekimliği fakültesinde öğrenciymiş aynı zamanda. Panel sırasında herkesle birlikte bunu duyduktan sonra röportajımıza da bu konudan girmek isabet olacaktı. Unutmadan; Meksika'nın Nobel Ödüllü şair ve yazarı Octavio Paz da bu üniversiteden mezun.

"YO SOY APOLİTİCO"
Kendisinin aynı zamanda bir diş hekimi olduğunu duyduğumda şaşırdığımı söyledim. Keza, bu yönünü Türkiye'de pek bilen yoktur. Vardıysa da beri gelsin. Lafı uzatmadan konuyu Socrates'den açıyorum. O da bir doktordu, başka ortak noktaları var mıydı acaba? "Çok yakın arkadaşımdı" diye söze başlıyor Senyor Sanchez. "Dünya Kupaları'nda birlikte oynadık. Özellikle Mexico 86, Socrates'in ülkemde de çok çok sevildiği bir kupaydı. Katoliğiz ikimiz de. Birlikte uzun yıllar güzel anılar paylaştık. O ne yazık ki aramızdan erken ayrıldı. Ama ardında büyük bir miras bıraktı hepimize..." Ben de sizin şu an düşündüğünüzü düşünüp hemen soruyorum tabi. "Peki ya poltika?" O konuya girince ortaklık bozuluyor işte. "Ben apolitik biriyim (yo soy apolitico)" deyiveriyor. "İyiden, güzelden yana oldum hep. Ama hiçbir zaman politik biri olduğum söylenemez" diye ekliyor.

"REAL, BARÇA VE DİĞERLERİ"

Zamanımızın kısıtlı olduğunun farkındayım. Bi zahmet yanındaki koltuğa oturmayı başarıp, onca kalabalık arasında sorularımı sıralıyorum. Panel bir yandan devam etmesine rağmen Hugo Sanchez sorularımıza içtenlikle cevap vermeye devam ediyor. Ne sıkılıyor, ne yüzü düşüyor. "Sizin Real Madrid forması giydiğiniz yıllarda da şüphesiz en güçlü rakibiniz Barcelona idi. Ama günümüzde bu iki takımın rekabeti diğerlerini fena halde dışlamış görünüyor. Ne diyeceksiniz?" Tercüman henüz sorumu kendisine iletmeden sorunun tamamını anlıyor. "Haklısın, İspanya'da futbol Real Madrid, Barcelona ve diğerleri şeklinde devam etmekte. Bu durumun yakın zamanda sona erebileceğini de söyleyemeyiz. Ara çok açıldı. Ne yazık ki özelillke Avrupa'daki pek çok ligde böylesi bir tablo var karşımızda. Sizin liginizde de..."



Sahi, Hugo Sanchez bizim ligimiz hakkında neler biliyor acaba? "Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş'ı biliyorum. Türkiye futbolu dendiğinde dünyanın her yerinde bu 3 takımı sayabilecek futbolseverler tanıyorum" Peki ya, Türk futbolculardan kimi sayabilirsiniz? "Real Madird'de oynayanları çok yakından tanıyorum. Dünya üçüncüsü olan Türkiye kadrosunda da pek çok önemli futbolcu vardı. Açıkçası şu an Türkiye Ligi'nin en iyi golcüsünün kim olduğunu dahi söyleyemem" diyor.

ORALARDA ŞİKE NORMALMİŞ
Türk futbolundan söz açılmışken, büyük bir kriz yaşadığımızı, ülke futbolunun şike depremi yaşadığını aktarıyorum. Sormasak olmaz: Şikeye şahit olmuşluğu var mıdır? "Futbol ve para yanyana geldiğinde çok tehlikeli olabiliyor. Eğer bir Meksikalıya ya da herhangi bir Güney Amerikalıya bu soruyu sorarsanız size mutlaka anlatacak bir şeyleri bulunur" Eyvah, yaraya bastık sanırım diye aklımdan geçiyor. "Oralarda şike, şaibe ve futbola sızmış mayfatik ilişkiler herkesin bildiği ve artık kanıksadığı bir durumdur. Üstelik uyuşturucu ticareti de futbol üzerinden sağlanır. Bütün bunları devlet dahil herkes bilir ama yine de değişen bir şey yoktur. Avrupa'da ise böylesi ilişkiler ortaya döküldüğünde krizlere neden olur" Bunu duyduğumda ise kendimi daha ileri bir toplumun bireyi olarak hissetmekten alıkoyamıyorum.

PELE Mİ, MARADONA MI?
Konuşmamız, imza almaya gelenler nedeniyle ara ara sekteye uğruyor. Ne yapıp edip son bir soru daha sormalıyım. Hugo Sanchez ile röportaj yapma şansınız olsa ve tek bir soru sorma hakkınız olsa hangi soruyu sorardınız? Tabii ki ben de üzerime düşeni yapıyorum. "Senyor Sanchez, son sorum: Pele mi, Maradona mı?" Efsane golcü hiç düşünmeden cevaplıyor: Pele. "Çünkü, 3 kez Dünya Kupası kazandı ve Maradona'dan daha çok gol attı. Ondan daha istikrarlıydı üstelik. Aynı dönemde oynasalardı keşke..." Sanchez'in golcülük sezgilerinin oldukça kuvvetli olduğunu söylerler. Demek hala sezgilerinden pek bir şey eksilmemiş ki cevabı karşısında hayal kırıklığı yaşadığımı sezip "Sence?" diye soruverdi... Ben tabii ki "Maradona" dedim. Gülümsedi.




Meksikalı gol makinesi

1958 Meksika doğumlu Hugo Sanchez Marquez, Real Madrid tarihinin en çok gol atan yabancı futbolcusudur. 1985-1992 yılları arasında 207 kez giydiği Real Madrid formasıyla 164 golü bulunuyor. Henüz 20 yaşındayken Meksika Ligi'nde Pumas formasıyla gol krallığı yaşadı. Avrupa kariyerine 1981 yılında Arsenal'in teklifini reddedip, İspanya'nın Atletico Madrid takımında başladı. Kısa sürede İspanya'nın en golcü futbolcuları arasına girdi. 1985 yılında ezeli rakip Real Madrid'e transfer olduğunda İspanya'da yer yerinden oynadı. 7 sezon boyunca Camacho, Butragueño, Gordillo, Schuster, Valdano ve Míchel gibi isimlerle aynı takımda oynayacaktı. Real Madrid kariyerinin ilk dört sezonunda 27'den fazla gol atmayı başardı. 1989-90 sezonunu ise 38 golle tamamlayarak, Zarra'nın rekoruna ortak oldu. Hugo Sanchez o sezon Avrupa gol kralı ünvanılya "Altın Ayakkabı" ödülüne layık görüldü. Onu efsaneleştiren istatistiklerinden biri de Avrupa kupalarında oynadığı 45 maçta 47 gol atmasıydı. Ulusal takım kariyerinde kupalar kaldıramasa da Meksika formasıyla 60 maçta attığı 29 golle hafızalarda yer edindi. 2006 Dünya Kupası'nda Meksika'nın teknik direktörü olarak sahaya çıkan Sanchez, son olarak La Liga'da Almeria'yı çalıştırmıştı.

http://www.birgun.net/actuels_index.php?news_code=1323943867&year=2011&month=12&day=15

29 Kasım 2011 Salı

Onun gibisi gelmedi: Kevin Thompson



Yıllar ne çabuk geçiyor. Kevin Thompson siyah-beyazlı formayı giymeye başladığında ben henüz lise çağında bile değildim. Aradan geçen zaman 14 seneyi bulmuş. Ancak, Beşiktaş belki de 14'ten fazla pivot denemesine rağmen bir Kevin Thompson daha bulamadı.

Basketbol büyüklerimiz konu eskilerden açıldığında mutlaka 'spor sergi sarayında oynanan' maçlardan söz eder. Bizim kuşak spor sergiyi bilmez ama Ahmet Fetgeri'yi iyi bilir. 90'ların sonundaki Türkiye Basketbol Ligi'ni takip eden basketbolseverler, Beşiktaş'ın maçlarını oynadığı o tek tribünlü spor salonunu hatırlayacaklardır. Televizyonlardan yayınlanan maçlarda karşımızda duran, üzerinde iki ufak pencere ve duvara asılmış birkaç siyah-beyaz bayrakla süslü rengi solmuş bir duvar. Ekranın görünmeyen kısmından yükselen sesler eşliğinde tabi...

İşte o Ahmet Fetgeri günlerinin unutulmaz oyuncularından biri de Kevin Thompson'dı. O yıllarda, Türkiye Ligi'nde yabancı pivot dendiğinde akla ilk gelen isim Fenerbahçeli Dallas Comegys olurken, Kevin Thompson henüz ilk sezonunda (1997-98) 13.2 ortalamasıyla ribaund kralı olduğunda, Dallas Comegys de üç yıllık Fenerbahçe kariyerinin sonuna geliyordu. (Comegys o sezon 11.4 ribaund ortalaması yakalamıştı. )

Thompson tam 4 maçta 20'den fazla ribaund çekerek henüz ilk sezonunda ribaund krallığını elde etmekle kalmamış, maç başına yakaladığı 21.3 sayı ortalamasıyla da ligin en skorer 4. oyuncusu olmuştu. Sezon sonunda ise ligin en değerli oyuncusu seçiliyordu. Sayı kralı olamamadaki tek şanssızlığı, Fenerbahçe'nin efsanevi oyuncusu İbrahim Kutluay ve Daçka'nın müthiş Amerikalısı Michael Ansley ile aynı döneme denk gelmiş olmasıydı belki de, kimbilir…

2.08'lik pivot, 1998-99 sezonunda da 11.3 ortalamasıyla üst üste 2. kez ribaund krallığını kimselere kaptırmamıştı. Üstelik, Beşiktaş kariyeri boyunca 5 yüz ribaund ve bin sayı barajını geçtiğini yazıyor istatistikler.

Thompson, NBA'e oyuncu verme konusunda haklı bir şöhreti olan okullardan Nort Caroline mezunu. Yeri gelmişken hemen belirtelim; North Caroline, başta Michael Jordan olmak üzere Vince Carter, Jerry Stackhouse, Rasheed Wallace, Rick Fox, Antawn Jamison, Raymond Felton ve geçen sezon Fenerbahçe Ülker forması giyen Sean May gibi isimlerin yetiştiği bir okuldur. 1993 draflarında Portland Trailblazers tarafında seçilmiş ancak Clyde Drexler'ın yıldızı olduğu Batı konferansı ekibinde önemli bir kariyer yapamamıştı.

Thompson'ın Beşiktaş forması giydiği iki sezonda bugün hala hatırda kalan birkaç ismi de hatırlatmazsak olmaz: Hüseyin Beşok'un abisi Faruk Beşok, bir Harun Erdanay veya Ufuk Sarıca kadar "sharp-shooter" olmasa da Turabi Genç, Kevin Thompson ile boyalı alanda iyi bir ikili oluşturan Litvanyalı Vircinius Praskevicius, Rüçhan Tamsöz, Levent Topsakal, halen Pınar Karşıyaka'da menajerlik görevini yürüten Nihat Mala, takımın genç pivotları Onur Aydın ve Nedim Yücel (geçen sezonu Mersin BŞB forması altında ribaund kralı olarak tamamlamıştır), Tamer Oyguç ve tabi ki 1.90'u geçmeyen boyuyla takımın en skorer ismi Andre Wooldridge.

Kevin Thompson’lı ilk sezonunda play-off’a 5. sıradan giren Beşiktaş, ilk turda Pınar Karşıyaka’yı geçiyor ancak çeyrek finalde dönemin güçlü takımlarında TOFAŞ’a diş geçiremiyordu. Ahmet Kandemir yönetimindeki o takım, aynı sezon Koraç Kupası’nda çeyrek final görmüş, Belçika’nın Oostende takımına elenmekten kurtulamamıştı, hatırladınız mı?

Sonraki sezon yine play-off ilk turunda Karşıyaka ile eşleşilmiş, 1-0 önde başlanan seri 3-0 Beşiktaş üstünlüğüyle sona ermişti. Çeyrek finalde rakip yine TOFAŞ olmuştu. Üstelik Bursa temsilcisi bu kez bırakın ligi Avrupa’nın en güçlü kadrolarından birine sahipti. Avrupa’da MVP seçilmiş David Rivers, Rashard Griffith, Slaven Rimac, Steven Rogers, Asım Pars, Şemsettin Baş, kaptan Murat Konuk, Mehmet Okur, Serkan Erdoğan, Cüneyt Erden ve Alper Yılmaz’lı Jasmin Repesa yönetimindeki o kadroyu bugün bile bir çırpıda sayabiliyoruz. 1-1 başlayan çeyrek final serisini TOFAŞ 3-2 kazanırken epey zorlanmıştı ama finalde Efes Pilsen’i devirip şampiyonluğunu ilan etmişti. Thompson ise sezon başında 1 yıl daha uzatılan sözleşmesinin sonuna geliyordu. Hatırladığım kadarıyla Beşiktaş basketbol şubesi yönetimsizlik konusunda o yıllarda da pek bir başarılıydı! Nedenini tam olarak bilemiyorum ama Thompson ile yollarımız burada ayrılıyordu. Aradan kaç sezon geçmiş, benim aklıma Beşiktaş forması giymiş Thompson kadar iyi başka bir pivot gelmiyor. Sizin?

Not: TBL’de play-off sistemi o yıllarda öyle oynanıyordu. Normal sezonun ilk 4 sırada bitiren takımlar play-off’a çeyrek finalden başlarken, 5-12 arası takımlar ilk tur mücadelesi veriyordu. Ayrıca, takımlar normal sezonda birbirleriyle oynadığı maçlarda aldıkları sonuçlara göre seriye 1-0 önde başlama hakkı kazanıyordu.

Not2: Foto Milliyet arşivlerinden. 14.12.1998 tarihli gazetenin spor sayfasında Beşiktaş’ın dönemin güçlü takımı Ülker’i devirmesi manşet yapılmış. Fotoğrafta, Kevin Thompson ile Ülker’in oyun kurucusu Michael Anderson top kapma mücadelesinde.

9 Kasım 2011 Çarşamba

Smokin' Joe aramızdan ayrıldı


Spor tarihinin efsanevi boksörlerinden Joe Frazier hayatını kaybetti. Frazier ile Muhammed Ali arasında oynanan maçlar 70'li yıllarda Türkiye'de de büyük ilgi görüyordu

Boks dünyasının efsanevi ağır siklet şampiyonlarından Joe Frazier, dün gece hayata gözlerini yumdu. 67 yaşındaki Frazier'a geçtiğimiz aylarda akciğer kanseri teşhisi konulmuş ve Philadelphia'da bir hastaneye kaldırılmıştı. Muhammed Ali'yi yenen ilk kişi olarak adını tarihe yazdıran Frazer, 70'li yıllarda Türkiye'de de büyük ilgi gören ağır siklet boks finallerinin unutulmaz boksörüydü. Özellikle Muhammed Ali efsanesiyle yaşadığı ezeli rekabet nesiller boyu unutulmamıştır. Frazer, Ali ve George Foreman arasında geçen maçlar, Türkiye'nin siyah-beyaz televizyon yıllarında pek çok kişiyi sabaha karşı kıraathanelerde toplamayı başarmıştır.



FRAZİER, ALİ VE FOREMAN
Frazier, ağır sıklet şampiyonu unvanını 1970'te dönemin önemli boksörlerinden Jimmy Ellis'i 5. raundda yenerek elde etmiş ve bu unvanı 4 kez korumayı başarmıştı. Bunlardan biri de, New York'taki Madison Square Garden'da 1971'de oynanan ve "yüzyılın maçı" olarak hatırlanan karşılaşmada Muhammed Ali'ye karşıydı. Muhammed Ali, ilk yenilgisini bu maçta yaşamıştır. 'Smokin Joe' olarak da anılan Frazier, 2 yıl sonra ise George Foreman'a nakavt olarak ünvanını kaybetmişti.
1975 yılında Filipinlerin başkenti Manila'a oynanan, "thrilla in Manilla" olarak adlandırılan ve dünya ağır sıklet boks tarihinin gelmiş geçmiş en önemli maçı kabul edilen ünvan karşılaşmasında Muhammed Ali'ye yenilmiştir. Ali karşısındaki ilk yenilgisini ise 1974 yılındaki 12 raundluk maçta almıştı. 1976 yılında Foreman'a 2. kez yenildikten sonra ise boksu bıraktığını açıklamış ancak 1981 yılında ringlere tek maçlığına geri dönmüştür.

EZELİ REKABET
Spor tarihinin en büyük rekabetlerinden biri Joe Frazier ile Muhammed Ali arasında yaşanmıştı. Ağır sıklet boksun tüm dünyada ve Türkiye'de oldukça popüler olduğu yıllarda, ikilinin gerek ringdeki rekabeti gerekse yıllarca süren ve gazete manşetlerin süsleyen polemikleri tarihe geçmiştir. Muhammed Ali'nin Vietnam Savaşı için askere gitmeyi reddetmesi Türkiye'de Ali'ye karşı duyulan sempetiyi zirveye taşırken, Frazier hep 'kötü adam' olarak bilinmiştir. BirGün

Joe Frazier, 1965-1976 arasında sürdürdüğü profesyonel kariyerinde 37 maçı çıktı. 32 galibiyetinin 27'sini nakavt ile kazandı. Sadece 4 kez yenidi ve 1 maçı berabere ilan edildi. Mağlubiyetlerden 2'sini ezeli rakibi Muhammed Ali karşısında yaşamıştı.

6 Kasım 2011 Pazar

Git kendini çok sevdirmeden




O kadar da çekilmez olmazdı mağlubiyetler, her maça gidişte aklın onda kalmasaydı eğer…


Git kendini çok sevdirmeden. Deron Williams için söylenebilecek daha güzel bir söz gelmiyor aklıma, şu sıralar. Yani şu basketbolun tadına vardıktan sonra, Deron Williams gidince ne olacak duygusu çörekleniyor içime. Seyredenler büyülenip çıkıyor salonlardan. “Can Akın’la iyi bir ikili olduk” diyebilecek kadar mütevazi, takımın 16 yaşındaki oyuncusu Kartal Özırmak ile yakından ilgilenecek kadar olgun. Hani bakıyorsun ne bir yıldız kaprisi, ne de bir afra tafra göremiyorsun. Utah Jazz’da Jerry Sloan’ı yiyen adam bu değil sanki(!)


Son derece iyi niyetli olduğu anlaşılıyor. Genç yaşta evlenmiş, çocukları olmuş. ‘Düzgün’ adam. Ne bir skandala adı karışmış, ne çete lideri, ne de uyuşturucularla işi olur… Sadece basketbol var hayatında. O yüzden ‘Avrupa basketboluna uyum sağlama’ diye uyduruk bir süreç yaşamadı. Utah’dan New Jersey’e geçtiği günün akşamı maça çıkıp geceyi 18 asistle tamamlayabilmiş bir oyuncudan bahsediyoruz. NBA’deki ‘career high’ larına değinmeye gerek yok burada.


Dünkü Fenerbahçe Ülker maçında Sinan Erdem’i dolduran 12 bin kişiye sunduğu ziyafet uzun yıllar unutulmayacaktır. Rakip ‘ezeli’ olunca, kulüp yönetimi ‘butik salon’ yerine orayı tercih etmiş. Rakip ‘ezeli’ olunca, en az 10 bin kişi biletini alıp maça gelir. Hatırlıyorum da, D-Will’in Beşiktaş formasıyla ilk resmi maçı Akatlar’da 300 kişi önünde oynanmıştı; oradaydım. EuroCup ön eleme maçında Ergin Ataman’ın takımı Belçika’nın Dexia Mons takımını 8 sayı farkla yenip, evine yollamıştı. Maç sonrası Ataman’ın rakibi küçümseyen ifadelerini dinlemiştik: “…onlar da Amerikalılardan kurulu bir takım. İkinci maçta daha farklı kazanacağımızı düşünüyorum.” Sonuç olarak siyah-beyazlı kulüp, bir hafta sonra Belçika’da tarihindeki 2. Valerenga faciasını yaşıyordu.


Şimdilerde her şey süt liman. EuroCup kazası unutuldu, TBL’de 4’te 4 ile sezon başlangıcı yapıldı. Okyanusun öte tarafında ise oyuncular sendikası ile NBA yönetimi arasındaki restleşme devam etmekte. Yalnız, oyuncular kazanımlarından dirhem dirhem taviz vermeyi de sürdürüyor. Gidişat daha fazla kar peşinde koşan patronların lehine. Teslim bayrağı çekilmek üzere. Bu da demek oluyor ki; Deron Williams’a ve Semih Erden’e yakın zamanda yol gözükebilir. Sonra? Sonrası bildik hikaye. Sezon ortasında ‘free agent’ oyuncu arayışına girilecek ve elbette bu 2 ismin yeri dolmayacak. Plansız ve önüne hedef koymadan hareket etmenin, ‘şova kaçma’nın bedeli ağır olacak. Ataman belki de bu sezon play-off dahi göremeyecek. Doğru ya; ‘o riski alıyorum ben’ demişti.


Belki de sezon başında adeta kan kusturulan 3 oyuncunun ahı tutmuş olacak. Emektar oyunculara 3 kuruş parayı çok görüp, ‘yıldırma politikası’nı reva görenler, olanlar unutulacak sanıyor herhalde. O süreçte gıkını çıkarmayan, Amerikalarda Kobe Bryant pazarlığı yapan Ataman, hiçbir şey hatırlanmayacak sanıyor.


Neyse, bunlar tatsız mevzular. Biz, Deron Williams’a geri dönelim. Düzgün adam demiştik ya, hakikaten de öyle. Deprem Van'ı yıktığında, olan biteni görüp çok üzülüyor mesela. ABD’deki arkadaşlarına ve tüm dünyadaki hayranlarına oradaki insanlar için dua etmelerini söylüyor. Ben iyiyim diyor, orası bizden bir hayli uzakta... Güzel günler de Beşiktaşlılar için uzakta. Bir rüyaydı, gördük, bitti. Şehre bir film gelmiş, bir çok güzel asist izlemişiz sanki.

Git kendini çok sevdirmeden.

5 Kasım 2011 Cumartesi

İstenmeyen adam: Steve Kean





Blackburn Rovers menajeri Steve Kean'in deyim yerindeyse kellesi isteniyor bir süredir. Geçtiğimiz ay boyunca Ewood Park'ta oynanan bütün maçlarda taraftarlar 'Kean Out!' yazılı dövüzler ve pankartlarla bu taleplerini dile getirdiler. Benim gördüğüm en yaratıcı pankart ise %1 ve %99 temalı olup, Wall Street'teki sokak protestolarına selam çakanıydı.
Rovers'ın Hindistanlı sahipleri ve protestoya katılmayan azınlıktaki Rovers taraftarları % 1'i temsil ediyor. % 99'un ise bundan böyle Riverside'da protesto yapması yasaklandı. Bugün oynanan ve Chelsea'nin tek golle kazandığı maçta herhangi bir pankart açan, Steve Kean'i protesto ettiği görülen taraftar stadyumdan çıkarılıp, bir daha maça alınmamakla tehdit edildi. Onlarda motorlu bir planörün kuyruğuna sloganlarını (Kean Out!) yazarak karşılaşmanın ilk yarısı boyunca Ewood Park semalarında uçurdular. Hatta, karşılaşmanın canlı yayını sırasında kameralar 2 kez bu yaratıcı protestoyu görüntülemekten çekinmedi. Rovers taraftarlarının uçan balonlar hazırladığı ve maç sırasında stadın dışından uçurmayı planladığı ancak buna izin verilmediği de gelen haberler arasında. Şimdi herkes Blackburn Rovers taraftarlarıyla Steve Kean'in arasının belki de geri dönüşü olmayacak şekilde bozuk olduğunu öğrenmiş durumda.


Başa dönelim...
Rovers'a Kenny Dalglish'in şampiyon yaptığı dönemden sonra en iyi günleri yaşatan Mark Hughes'un Manchester City projesinin başına getirilmesiyle takımın yeni hocası Paul Ince olmuştu. Hatta o zamanlar bu bloga "Paul Ince nereye koşuyor" başlıklı bir post bile atmışım. Hemen dipnotu düşelim: Paul Ince, Premier League'in ilk siyahi İngiliz menajeri olmuştu. Ancak, Premier League tarihinin en kısa ömürlü görevlerinden biri olmuştu bu. Ince'ın ardından görev Sam Allerdyce'a verilmişti. Bolton Wanderers'a tarihinin en iyi günlerini yaşatan, oradan Newcastle sıçrayan, adı transferlerde komsiyon alma olaylarına karışan ve o bildik 'aileme zaman ayırmak istiyorum' göt ayağını çekerek uzun süre menajerlik yapmak istemediğin açıklayan Allerdyce... Yine de Big Sam iyi hocadır. Enteresan antrenman metodları olduğu söylenir durur. Ve bilmiyorum sizin de dikkatinizi çekmiş midir; ne zaman bir takımın menajerlik koltuğu boşalacak olsa Ada basını ilk iş Allerdyce'ı yazardı. 2010 Dünya Kupası'ndaki hayal kırıklığının ardından Capello'nun yerine bile yazmışlardı Big Sam'i... Rovers'tan kovulduğunda ise Hindistanlı patronların bu kararı çok tartışılmıştı. Tıpkı, 22 Kasım 2010 tarihinde açıkladıkları takımın başına yardımcı antrenör Steve Kean'i getirme kararında olduğu gibi...



Steve Kean, bildiğiniz gibi ilk A takım macerasını Blackburn Rovers'ın başında yaşıyor. Tarz olarak da Ersun Yanal ve Ralf Ragnick gibi laptopuyla, istatistiklerle, yazıyla çiziyle oldukça haşır neşir bir teknik direktör. Aralarındaki bir diğer benzerlik de futbol kariyerlerinin hemen hemen hiç olmaması. Bu konuyla ilgili sevgili dostum Orhan Uluca'nın BirGün'deki şu yazısını okumanızı öneririm. Konu 1- "Futbolculuk geçmişi (parlak) olmayan hocaların rağbet görmesi" ise Steve Kean de bu kümenin elemanlarından bir tanesidir.

Futbolculuk kariyerine Celtic'de başlayan İskoç futbol adamı takımda tutunamayışını şu sözlerle açıklıyor: "Celtic'te profesyonelliğe geçtiğim ilk yıl kulübün 54 profesyonel futbolcusu daha vardı. A Takıma giremiyordum ve oynayabileceğim bir takım bulmam gerektiğini biliyordum." Kean kendi potansiyelinin farkındaydı ve Celtic'in başka kulüplere kiraladığı (Swansea City) genç oyunculardan biri de kendisi olmuştu. Kean'e göre futbolculuk kariyeri beklediğinden de erken bitecektir. Genç yaşta kaval kemiği iki yerden kırılmış ve bir daha toparlanamamıştır. Ama bir şekilde futbolun içerisinde kalmayı önüne hedef koyar. Çünkü, futboldan başka bir şeyden anlamadığını düşünmektedir. Portekiz'in Academica takımında 3 yılını geçirir. İlerleyen yıllarda Portekiz'deki bağlantılarını devreye sokacaktır.
Kaynak: http://www.guardian.co.uk/football/2011/sep/23/steve-kean-blackburn-rovers?CMP=twt_gu
Futbolun içerisinde kendisine bulabildiği ilk iş 9 ve 10 yaş altı miniklere futbolu öğretmek olur. İlerleyen yıllarda da Ada futbolunun bilindik alt yapı hocalarından biri olacaktır zaten.
Reading'in unutulmaz Manchester United'lı Steve Coppell yönetiminde Premier Lig'e yükseldiği dönem, genç takımın antrenörlerinden biri de Steve Kean'dir. Jean Tigana'nın Fulham macerasında ise Batı Londra'nın sempatik kulübünün alt yapısının başındaki isim olmuştur. O dönem, Tigana'nın talimatıyla en az 3 haftada bir Fransa'ya maç izlemeye gittiğini anlatıyor bir röportajında. Tigana gidip yerine Chris Coleman geldiğinde ise bu kez menajerin sağ kolu konumunda bulmuş kendini. Coleman Real Sociedad'a gittiğinde Steve Kean'i de götürmüş yanında, Coventry City ile Ada'ya döndüğünde yine yola Kean ile devam etmiş.

Yukarıda özetlediğim Kean'in meslek hayatındaki yükseliş, Blackburn Rovers menajeri olmasıyla zirve yaptı. Kean, "Kendinizi sürekli geliştirmelisiniz" diyor. "Bir önceki yıl tamamlayamadığım ancak yeni yeni yoluna koyduğum pek çok şey var. Kendi kendinizi eleştirmelisiniz. Her akşam yazarım. 12-13 yıldır günlük tutuyorum. Gün içinde olan biten tüm ayrıntıları yazıya aktarırım. Çok fazla TV izlemem, yalnızca futbol için açarım." Bu sözlerden sonra Kean için bir karakter tahlili de siz yapın. Mesela, Ziya Doğan'ın günlük tuttuğunu düşünebiliyor musunuz? :))) Yani demem o ki; Kean asla kötü bir teknik adam değil. Çalışkan ve işini düzgün yapan, yapmaya çalışan, çabalayan birisi.

Sezon başında Phil Jones'un Manchester Unied'a satılması olayı taraftlarca pek hoş karşılanmamıştı. Kulübün geleceği olarak kabul edilen savunma oyuncunun 3 yıllık daha kontratı bulunmasına rağmen sözleşmesindeki serbest kalır tutarı olan 16.5 milyon pound ödenince oyuncuyu elde tutamamışlardı. Steve Kean bugün takıma hatta ilk11'e Mauro Formica, Steven N'zonzi, Rubén Rochina, Junior Hoilett ve Jason Lowe gibi genç yetenekleri monte etmiş durumda. Zaten en sevdiği ve en iyi bildiği iş genç oyuncuları yetiştirmek.

Gel gör ki; Şubat ayından bu yana Blackburn Rovers'ın başına çıktığı 25 EPL maçında yalnızca 3 galibiyet alabildi. Premier League'in 5. haftasında bu sezonki ilk gave tek galibiyetini Arsenal karşısında almıştı. 2 kere geriye düştüğü karşılaşmadan 4-3 lük galibiyetle ayrılmıştı. Şu ana kadar League Cup'ta da iyi gidiyor aslına bakılırsa. Son olarak, Newcastle United'ı uzatmalarda 4-3 ile geçmişti. 2-0 önde götürdüğü maçın duraklamalarında kalesinde 2 gol gömesine rağmen pes etmeyen bir Rovers vardı sahada. EPL'nin 10. haftasında 3-3 biten Norwich City deplasmanındaki maçta galibiyeti 90. dakikada yenilen golle kaçırmışlardı. EPL'nin 3. haftasında sahasında Everton'a yine bir 90. dakika penaltı golüyle mağlup olmuştu. Rovers ise bu maçta iki penaltıdan yararlanamamıştı.
Son oynanan Chelsea maçında ise 2 kez yüzde yüz golü kaçırdılar ve 1 topları direkten döndü. Steve Kean, Arsenal galibiyetinin gecesinde günlüğüne yalnızca "rahatlama" kelimesini yazdığını aktarıyor. Kimbilir, Chelsea maçı da kazanılsaydı eğer bu kez "derin bir oh çektim" yazardı...

Kean şimdilik istifa etmeyi düşünmüyor ve sorular karşısında Alex Ferguson'un geçmişini örnek oalrak veriyor.

27 Ekim 2011 Perşembe

MEKTEPLİLER, MÜNEVVERLER, MERAKLILAR


Trabzon'da Futbolun Toplumsal Tarihi: MEKTEPLİLER, MÜNEVVERLER, MERAKLILAR
Sevecen Tunç - İletişim Yayınlar - 2011

Trabzon kentinde, spor olgusunun toplumsal yaşama ince ince işlenişini, ardından halkın ve yönetici zümrenin spor algısının futbola doğru ne şekilde kaydığının benzersiz bir anlatısı okuduğunuz/okuyacağınız bu kitap. Trabzonspor’un 1967’de kurulduğunu bilmeyen yok da, bir spor kulübünün futbolda kısa süre içerisinde İstanbul’un saltanatını yıkıp üst üste nasıl şampiyonluklar elde ettiğini merak edenler bir hayli çok olmalı. Bir şehrin, hem de hinterlandı ile birlikte cumhuriyet öncesi ve sonrası, iki ‘Dünya Savaşı’ arası, meşin yuvarlakla olan münasebeti, zahmetli ve titiz bir arşiv taramasıyla özel bir anlatıya dönüşmüş. Futbol okur-yazarına müjde…

‘Mazisiyle mağrur; ihmal edilmişlik hissiyatı ile malul’ bir kent olarak Trabzon’da futbolun serüveni 1. Dünya Savaşı arifesinde başlar; 2. Dünya Savaşı’na değin, yerel seçkinler önderliğinde ve modern cumhuriyet ideallerinin güçlü etkisi altında devam eder. Ağırlıklı olarak öğretmen ve tüccarlardan oluşan kentin bir grup ileri geleni, ilk spor kulüplerini kurulmasına ön ayak olur. ‘Mektepli’ gençlerden ‘ayağına mahir’ olanlar da okuldan sonra üniformalarını çıkarıp, formalarını sırtına geçirerek okul ve kulüp takımlarında top koşturmaya başlar. Toplumsal ve sınıfsal kökenleri itibariyle seçkinci bir bilince sahip olan kentin ilk futbol önderleri oyunun kültürel hakimiyetini de ellerinde bulundurur. Ancak bu vaziyet 2. Dünya Savaşı sonrası sarsılır. Tabanın yavaş yavaş okuldan mahalleye kayması ile kitleselleşme başlar.

Kent seçkinlerinin hamisi bulunduğu, eli kalem tutan, mürekkep yalamış kişilerce eylenen ve adına futbol denilen bu güzel oyun, gelecekte (bugün) tüm Trabzon’u sarıp sarmalayacak, gündelik yaşamı belirleyecek, yeri gelecek milyonları sokağa dökecektir. 2. ‘Dünya Şavaşı’ sonrası, şehrin bir “stadyom”a ihtiyaç duyduğunu şu cümlelerle anlatan bir yerel gazeteci bugün yaşasaydı neler hissederdi kim bilir: “Türk sporculuğunda önemli bir yer dolduran Trabzon’un bugüne kadar iptidai ve sağlıksız bir sahada derece ve netice alması halkımızın spora karşı gösterdiği sevgi ve ilgiden ve gençliğimizin liyakat ve kabiliyetinden kaynaklanmaktadır… Böylesi bir spor merkezinde stadyom işi bu kadar gecikmeli mi idi?
Kitapta, kentin kaderinden bağımsızlaştırılmış bir futbol anlatısının olmasının beklenemeyeceği vurgulanmış. ‘Liman ve demiryolu gibi stadyum meselesi de kent nezdinde ihmal edilmişliğin güçlü bir göstergesi’ olarak tespit ediliyor. Şevket Çulha, dönemin gazetelerinden “Yeniyol”daki “şehir stadyumu” başlıklı ve 21 Mayıs 1948 tarihli yazısında, merkezin Trabzon şehrini yine ihmal ettiğinden yukarıdaki alıntıda olduğu gibi yakınmış. Yoksa, maçlar meşhur Kavak Meydanı’nda oynanmakta ve sosyal hayatın bir parçası olarak kabul edilmektedir.

Cumhuriyet öncesi Trabzon’unda kurulan İdmanocağı, İdmangücü ve İdmangrubu gibi kulüpler vasıtasıyla kentte adeta futbol ibtilası yaşanıyor. İstanbul’da dans, Ankara’da ud neyse; Trabzon’da futbol o. Araya savaşlar, işgaller de girse meşin yuvarlağın Trabzon serüveni devam ediyor. İlk başlarda ‘beden terbiyesi’ olarak görülen futbolun, “seçkinlik”, “centilmenlik”, ve “efendilik” gibi çağrışımları ilerleyen yıllarda ‘gücünü kendisine atfedilen terbiyeci değerlerden değil; popüler bir eğlence olarak geniş halk yığınlarında’ almaya başlıyor.
Harici temasların (yani deplasman maçlarının) oynanmaya başlamasıyla, İstanbul ve İzmir gibi futbolda ileri şehirlerin takımları karşısında alınan mağlubiyetler, kent eşrafının harekete geçiriyor. Harici rakiplerin “Nefes üstünlüğü” (yani kondisyon) görüldükçe, kentin modern futbola ilk geçiş sancıları kendisini ortaya koyuyor. Çare tabi ki birleşmektedir. 1943 yılında Trabzon futbolunu temsil edecek bir “Trabzon karması”nın oluşturulması gündeme geliyor ve dönemin gazetelerinden Yeniyol bir anket bile düzenliyor. Ancak bilindiği üzere, bu birleşme 1967’de bordo ile mavi arasında gerçekleşecek ve harici temaslarda artık nefes üstünlüğünden pek söz edilemeyecekti. Spor basını da boş değil elbette. Gazeteleri, futbolun Trabzon genci için çok uygun bir spor olduğunu vurgulayan yazarların köşe yazıları süslüyor. “yaradılıştan hareketli” denilen Trabzon gençleri için “Karadeniz’in heybetli hırçınlığından örnek almış üstün birer enerji numunesi” yakıştırması, belki de Trabzon’daki spor basınının modern öncesi dönemine ışık tutmak adına önemlidir.

Not: Trabzon lisesi takımı 1943’te Ankara 19 Mayıs Stadı’nda Baba Hakkı'lı Beşiktaş ile oynamış ve 4-0 yenilmiş.